Tagged: Safiye Sultan

Ann Chamberlin – Safiye Sultan

Ann Chamberlin - Safiye Sultan

Ann Chamberlin – Safiye Sultan, Ann Chamberlin – Safiye Sultan İndir, Ann Chamberlin – Safiye Sultan Oku, Safiye Sultan

Ann Chamberlin - Safiye Sultan
Ann Chamberlin – Safiye Sultan, Ann Chamberlin – Safiye Sultan İndir, Ann Chamberlin – Safiye Sultan Oku, Safiye Sultan

O/SMtHAN, öylesine zor bir doğum yapmıştı ki, bastonla yürüyebilmesi bile epey zaman aldı. Ayağa kalktığında ancak paytak paytak atabiliyordu adımlarını. Onun için yürümektense tahtırevana binmeyi yeğliyordu. Hatta evde bile, kendisini bir sandalyeyle istediği yere taşıyorduk. Kısa bir süre için oturmak bile onu çok zorladığından genellikle bir yığın yastığın arasına uzanıp yatıyordu haremde. Zaten tombul olan hanımım, şimdi büsbütün şişmanlamıştı.

Benim gözümde her zamanki sevgili Ismihan’dı, ama koşullar nedeniyle bir parça uzaklaşmış gibiydik birbirimizden. Koca göğüsleri tüm bedenine hükmediyordu sanki.

Çocuğunu dört yıl boyunca emzirdi. Sonunda çevredekilerin alay konusu olan Gülruh başını sallayıp, “Hayır anne, yeter,”

demese daha da devam edebilirdi.

Bu olaydan çok önce, Gülruh henüz bebekken -sanırım doğumundan sonraki erken bahar günlerinden biriydi- Saraya bir mücevherci kadının geldiğini duyduk, hanımım da oraya gitmek istedi. Aslında değerli taşlarla bezeli gerdanlıkları, bilezikleri, yüzükleri merak ettiği yoktu, biliyordum. Onun derdi, Gülruh’a Sarayın bahçesindeki ceylanları göstermekti.

Ve kalkıp gittik. Çocuğun mutluluğunu ve şaşkınlığını nasıl zevkle izlediğimi görüyordu İsmihan, bu onun en büyük ödülüydü. Benim içinse en büyük ödül, onun ceylan gözlerinde yakaladığım mutluluktu.

12

A N N C H A M B E R L I N

Hava, içinde bulunduğumuz mevsime göre çok sıcak ve berraktı, kendimizi sanki yaz sıcağından kaçıyormuş gibi bir süre sonra haremin çeşmelerle serinletilen salonlarından birine attık.

Esperanza Malki, şaşkınlık ve hayranlık dolu sesler çıka-

‘- ran kadınlara kutusundan çıkardığı yakutlarla süslü muhteşem bir gerdanlığı gösteriyordu. Çoğunluğu Yahudi olan bu satıcı kadınlar, erkeklerin giremediği haremde kocalarının mallarını pazarlarlardı. Onlara Rumca’dan gelme bir kelime olan “Kira”

denilirdi genellikle.

Esperanza da Yahudi’ydi. Ataları, 1492’de Hıristiyanlar tarafından İspanya’dan sürülünce bir süre Venedik’te yaşamış, sonra da İstanbul’a gelmişlerdi, yaklaşık seksen yıldır bu topraklardaydılar ve kuyumculukla uğraşıyorlardı.

Hareketleri kara bir kediyi andıran Kira, “Haydi hanımlar gelin,” diyerek kafesli pencereye doğru yürüyordu. “Gelin bakın, gün ışığında onun şıkırtılarını çok daha iyi görebilirsiniz.”

Bu sözler üstüne herkes ayağa kalkıp peşisıra cama doğru koşturmuştu.

îsmihan, bebeği ve ben oturuyorduk. İsmihan bir yakutun parıltısını görmek için yerinden kalkmaya üşenmişti ve ben de onunla kalmalıydım.

Hanımım evli bir kadındı, köle değildi, ayrıca da Sultan’

in kızıydı. Yani kendi parası olan biriydi. Bu yüzden Kira, getirdiği her şeyi daha çok onun önüne sermişti. Diğerleri genellikle gıpta ve hasetle bakmaktan fazla bir şey yapamazlardı, ama o satın alabilirdi. Harem kadınları camın önünde gerdanlığı hayranlıkla seyrederken, İsmihan elini yanıbaşındaki kutunun içine daldırıp karıştırmaya başladı. Besbelli bu bir ganimetti, belki de bir Avrupalı prensin servetinden… Ancak sanırım, bunları düşünmüyordu, ilgisinin tek nedeni can sıkıntısı gibiydi.

cSaftye Sultan 13

Aslında bunlarla ilgilense de, neden kendisi değil kızı olurdu. Henüz yedi aylık olmasına karşın annesi daha şimdiden ona çeyiz düzmeye başlamıştı. Yanılmamıştım, İsmihan bir çift küpeyi alıp, memesinin üzerinde yatan bebeğin kulağına tutuyordu işte. Bir çiçek yaprağı kadar taze o kulakların delinmesi için bence çok erkendi.

Çocuk ne kadar da babasına benziyordu… Karayağız bir sipahinin yüz hatlarının böyle pembe beyaz bir bebeğin yüzüne yansıması gerçekten de şaşırtıcıydı. Sanırım İsmihan, bebe

ğinin yüzüne her baktığında âşığını anımsıyordu. Ve sevincini her defasında keder, yitiriş ve utanç gölgeliyordu. Çünkü Gülruh, Sokullu Paşa’nın kızı değildi. Gerçeği yalnız ikimiz biliyorduk ve ölene kadar da bu sırrı saklamamız gerekiyordu.

Zaman zaman, iki âşık arasındaki mektup ve armağanlarla yapılan haberleşmeyi keşke vaktinde önleyebüseydim, diye düşündüğüm olmuyor değildi. O sessiz ama binlerce anlamla dolu çiçeklerin, yaprakların ne demek olduğunu ancak bir aşk körü anlayamazdı ve eğer gerçek ortaya çıksaydı, bu korkunç bir şey olurdu. Ferhad Paşa’nın hanımıma benim veremeyece

ğim bir şeyi vermesinden duyduğum kıskançlığın payı da vardı tabii bu duygumda. Kocası olan yaşlı SokuUu’yu asla böyle kıskanmıyordum.

Aslında efendimin bana duyduğu güveni, o tek geceye izin vererek deldiğim için suçluluk duyduğum söylenemezdi.

Bu, İsmihan’ın kapkaranlık bir kalp kırıklığı içinde kendini yiyip bitirmesine engel olmuştu. Çocuksuz kolları bu güzeller güzeli bebeğe ancak o sayede kavuşabilmişti. Bunları unutabilmem olanaksızdı.

Pek çok kimse bebeğe bakıp saf saf “babasından hiçbir iz yok bu çocukta,” dediğinde aklımdan hızla geçiyordu olup bitenler. Bu ülkede bir kadın, Sultan kızı bile olsa, zina yapmanın cezası olan ölümden kurtulamazdı. Hele de onun namusunu korumakla görevli olan hadım…

14

A N N C H A M B E R L I N

Bu düşünceleri aklımdan uzaklaştırmak belki de en iyisiydi.

Gülruh küpeyi yakalamak isteyince, annesi onu kutuya koydu ve bir bilezik alıp bebeğin tombul bileğine taktı. Çocuk bileziği çıkartıp ağzına götürerek emmeye çalışıyordu. Annesi

‘.. onu oyalayabilmek için kadife kutudan bu kez bir madalyon çıkarıp gözlerinin önünde sallamaya başladı. Bu, dışı Venedik işleriyle süslü bir madalyondu. Öylece dalıp gitmiştim. Birden Ismihan’m “Ne olduğunu bilmiyorum tatlım,” demesiyle irkildim.

Durumu anlamaya çalıştım. îsmihan madalyonun içine konulmuş bir kâğıt bulmuştu. Katlı kâğıdı açtı, iki tarafına da baktıktan sonra omuzlarını silkip, tekrar katladı.

“Tatlı pınarım benim, bir şey değil,” diye mırıldanıyordu.

“Yalnızca bir karalama. Belki de büyülü bir şeydir. Allaha dua edelim, senin böyle şeylere asla gereksinimin olmasın.”

îsmihan, sanki kendisine de bir kötülük geçecekmiş gibi telaşlı bir korkuyla kâğıdı gerisingeri madalyonun içine koyuyordu ki, Kira bunu fark etti.

“Çok üzgünüm Sultan’ım, ama bu ne yazık ki satılık bir parça değil,” diyerek hemen atılıp yanımıza geldi.

“İçinde ne olduğunu merak etmiştim…”

“Bir şey değil Sultan’ım,” diye cevap verdi Kira ve madalyonu alıp göğsüne sokuşturdu.

“Gördün mü tatlım…” îsmihan bebeğine eğilmiş mırıldanmaya devam ediyordu. “Sana söylemiştim, önemli bir şey değilmiş.” Öylesine bir ses tonuyla konuşuyordu ki, sanki dünyada hiçbir kötülük, hainlik ve karışık iş olmadığını düşünebilirdi insan. Hanımım bebeğine yalan söylüyordu.

Kadınlar tekrar Kira’yı pencereye doğru izlemişlerdi.

Yakut gerdanlığın Safiye’nin boynunda olduğunu gördüm.

Buna şaşacak değildim. Hanımımın ağabeyi, saltanatın varisi Şehzade Murad’m gözdesi Safiye… Şehzade’nin tek oğlu Safiye (Sultan

15

üç yaşındaki Mehmed’in annesi Safiye… Hâlâ inanılmaz güzellikteydi, yedi yıl önce onun ağına düştüğüm o manastır bahçesindeki halinden bile kat be kat daha güzeldi. Bu inancımda yalnız olmadığımdan emindim. Sonbahar yapraklarına benzeyen iri kahverengi gözler, altın saçlar, mermer gibi duru ve beyaz bir ten. ince uzun vücuduyla yürümüyor, dans ediyordu sanki.

Ve bu bedenin içinde kendine göre mükemmel bir ruh vardı. Tabii mükemmellik derecesinde tutkular da… Bunların peşinde ne aşk, ne de acıma hissetmeden dolaşıyordu Safiye.

Geceyarısı karşılaşılan bir hayalet gibi, bir ölüm meleği gibi insanın nefesini kesecek kadar güzeldi gözde Safiye.

Onun bu korkunç etkisinden kurtulabilene kadar yaşadıklarımı diğer kurbanlarına asla tavsiye edemezdim. İşte sonuç ortadaydı: Venedikli bir denizciden bir harem hadımına dönmüştüm. Yaşamak dediğim artık bundan ibaretti.

Açıkça söylemem gerekir, Safiye ya da onu ilk tanıdığımdaki adıyla Sofia Baffo istediği her şeye kavuşmayı biliyordu.

Bu uğurda benim ya da diğerlerinin hayatlarının yok olup gitmesi onun umurunda olmazdı ve olmamıştı.

Safiye için boynundaki yakut gerdanlığı almak iş bile de

ğildi. Kıpkırmızı taşlar, o kuğu gibi boynuna çok yakışmıştı, insan baktıkça beyaz mermerin kanayabileceğini sanıyordu.

“Bunun faturasını Şehzade Murad’a, Manisa’ya yollayın,”

dedi Safiye. “Gerdanlığı alıyorum.”

Birden, “Ne hakla?” diye bir ses odayı doldurdu.

Bu Nur Banu’ydu. Selim’in bir zamanlar gözdesi olan ve ona ilk oğlu Murad’ı doğuran Nur Banu. Haremin başı şu anda doğal olarak oydu. Dört yüz kuruş ödeyerek köle pazarından satın aldığı bu Venedikli güzeli oğluna armağan eden de…

Ama Safiye, artık onun yönetimine aldırmayacak bir pozisyondaydı. Nur Banu haremin başı olsa da giderek ipler elinden kaçıyordu.

16

A N N C H A M B E R L I N

“Ne hakla oğlumdan böyle bir şeyi isteyebilirsin?” diye bağırıyordu kadın. “Onun yanında üç ay bile geçirmedin bu kış sen, zaten bu sürenin yarısı da yollarda harcandı, şimdi bu ne yüzsüzlüktür?”

Safiye yeleğinin inci düğmelerinden birini açtı, bu bilinçsizce yapılan hareketi hanımımın hamileliğinden biliyordum. Safiye’nin şimdilik kimsenin bilmediği bir sırrı mı vardı yoksa?

Küçük Mehmed’in doğumundan sonra hiç bozulmamıştı.

Güzelliği de, gücü de daha bir artmıştı. Eğer bir şehzade doğurmak iyi bir şeyse, daha fazla şehzade doğurmak daha da iyi olmaz mıydı? Böyle bir durum söz konusu olabilirdi, gerçi bu konuda hanımım henüz herhangi bir dedikodu duymamıştı ve ince vücut bir ipucu vermiyordu, ama yine de olabilirdi.

Aslında bir hadım olarak benim bu işleri herkesten daha önce duymam gerektiğini bir an aklımdan geçirdiysem de, sonra bu düşünceleri bir yana bırakıp şu sırada önümde olanlarla ilgilenmenin daha yararlı olacağına karar verdim.

Nur Banu hasmına zehir gibi sözler söylüyordu: “Oğlumun neden seni satıp bu masraflardan kurtulmadığını anlayamıyorum.”

“Oğlunun anasını satamaz Şehzade.” Kulaklarım mı beni yanıltıyordu acaba? Safiye’nin sesindeki yankılanma sanki bir değil, gerçekten de iki şehzadeden bahsedildiği izlenimini veriyordu.

“Başka birini alıp evlenirse görürsün sen.”

“Ah çok iizgünüm değerli hanımım.” Safiye alaycı bir sesle cevap yetiştiriyordu Nur Banu’ya. “Bu gerdanlığı beğendiğinizi bilseydim inanın elimi bile sürmezdim. Doğrusu sizi neden bu kadar ilgilendirdiğini aslında anlamakta zorluk çekiyorum. O esmer boynunuzda yakutlar görünmez bile. Ama tabii herkesin zevki kendine.” Elleriyle boynundaki kolyenin klipsini çözmeye çalışırken satıcı kadına döndü, ” Kira,” dedi, Safiye 6ultun

17

“Faturayı Sultan’ın bizzat kendisine yolla ve de ki: Gözdesi içindir.”

Bir anda herkes sus pus olmuştu, hatta Kira bile, çünkü Selim’in son gözdesinin kim olduğu biliniyordu. Bu Nur Banu değil, gencecik bir oğlandı. Şehzadesinin anasına ait ev ve yiyecek masrafını karşılıyordu Sultan, ama bunun dışında beş

para bile harcamazdı kadın için.

Bu sessizlik sırasında Safiye ellerini boynundan çekip dizlerine koymuştu, gülümsüyordu. Ortada çarpışan bir yığın adi hakaretten sonra değerli yakutlar gözdenin boynunda kalmıştı.

Daha sonra vedalaşıp çıktığımızda hanımım bana sokularak şunları fısıldadı kulağıma: “O madalyonun içinde bir şeyler yazıyordu.”

“Ne gibi şeyler?”

“Gördüğümden beri başka bir şey düşünemiyorum.”

“Bir dini sözcüktür mutlaka, nazara karşı…”

“Hayır Abdullah. Bizimkiler Hıristiyan yazılarını çiçeğe benzetirler, ama sen benim gözümü açtın, bana Dante’yi okumayı öğrettin.”

“Yazı İtalyanca mıydı?”

“Venedikçe’ydi Üstat.” Benimle dalga geçiyordu ince ince İsmihan.

Yazıyı kimin yazdığını sormama gerek yoktu, anlamıştım.

“Neler yazmış?” dedim.

“Sadece iki kelime vardı. ‘Yarın’ ve ‘öğleden sonra’.”

“Hepsi bu mu?”

Hanımım başını salladı. “Sanırım biraz daha çalışmam gerekiyor, şimdilik bu iki kelimeden büyük anlamlar çıkarabilecek kadar bilmiyorum senin dilini.”

“Merak etme, ben de daha fazlasını anlayamıyorum,”

dedim.

İsmihan bana bu bilgiyi verdikten sonra tüm ilgisini tekrar bebeğine yöneltmişti.

Safiye Sultan —F.2

18

A N N C H A M B E R L I N

Mesajla birlikte odamda yalnız kalmıştım. Aklımı yorup duruyordum bunun anlamını sökebilmek için. Kira’nın koynuna girdiğine göre mesaj haremin dışına çıkacaktı. Ama nereye? işin bu ucunu bulmama olanak yoktu, tekrar diğer ucuyla uğraşmaya başladım.

Bunları sarayda yazabilecek bir tek kişi vardı. O ellerin nasıl diviti tutup yazdığını gözlerimle görmüştüm. Yıllar önce ölmüş amcamın kadırgasındaki kamarada önündeki kâğıda

“Sanırım” yazan kişiydi bu. Ve diğer mesaj… Kaderimin çizildiği soğuk bir Venedik gecesinde cebime konulan aşk dolu o kâğıtta da aynı “S” vardı. Evet, haremde tek bir kişi vardı madalyonun içindeki mesajı yazabilecek. Ama mesajı alabilecek olan binlerce insan vardı İstanbul’da. Ve, tam olarak bu iki kelime ne anlama geliyordu?

Böyle bir buluşmanın haremde olması imkânsızdı. Ertesi sabah Kira ve kocasının dükkânının olduğu çarşıya gitmeye karar vererek yatağıma uzandım.

_ & & _

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ H _ _ _ _ _ _ _ _

çatısmdaki buzlu camlardan sızan bulanık ışık, Kapalıçarşı’ya kasvetli bir hava veriyordu. Birbirine bitişik, daracık dükkânların sahipleri en güzel mallarını gururla küçümen tezgâhlarına yaymışlardı. Ama ne yazık ki, böyle donuk bir ışık altında alıcılara sunulan altın bolluğu kendi değerini gösteremiyor ve insanda daha çok sarı, ucuz bir metal yığını izlenimi uyandırıyordu. En azından benim için yan yana duran pirinci, altından ayırmak gerçekten zordu.

Etrafa boş gözlerle bakarak yürürken Safiye’nin hadımı Gazanfer’in de benimle aynı yönde ilerlediğini gördüm. De-Safiye Sultan

19

mek ki öngörümde yanılmıyordum, bu bir rastlantı olamazdı.

Yahudi karı kocanın dükkânının hemen yamndakine attım kendimi.

“Evet, buyurun,” diyerek yanıma yaklaşan satıcı, yerlere kadar eğilip beni selamladı.

Ne diyeceğimi bilemeden bir süre şaşkın kalakaldım.

O sırada adamın arkasında pırıl pırıl duran kocaman pirinç vazoya gözüm takıldı. Öylesine parlaktı ki, en azından dı-

şardaki elli adımlık mesafede olan biteni bir ayna gibi yansıtabiliyordu. Ve oradan Venedik’in genç ataşesi Andrea Barbarigo’nun bizim yönümüze doğru yaklaştığını görebiliyordum.

Kendimi tutamayıp, “Bu konuşmayı mutlaka dinlemeliyim,” diye bağırdım ve hiç düşünmeden dükkân sahibine doğru dönüp, “Dükkânınızın gizli bir üst katı var mı?” diye sordum.

Adam, “Evet,” diye cevap verdi, ama ses tonu daha çok bir soru anlamı taşıyordu. Pırıltılı pirinçleriyle, renkli halılarını görmek istemiyor muydum?

“Yan dükkânla bir bağlantısı var mı?”

ince dudaklı ağzında belli belirsiz bir gülüş dolaştı. Belli ki böyle bir istekte bulunan tek kişi herhalde ben değildim, ama şu anda daha fazla detayla uğraşmaya hiç mi hiç niyetim yoktu. “Evet,” dedi adam. “Eskiden kullanılmış bir kapı ger

çekten de var, ama…”

“Bir saatliğine orası için beş kuruş veririm,” dedim.

“Aslında oranın fiyatı normalde yirmi beştir.”

“Yirmi beş mi?” diye bağırdım. “Buna hırsızlık denir.”

“Çok güzel bir odadır,” diye cevap verdi satıcı. Yüzündeki ifade pazarlığa açık olduğunun kanıtıydı.

“On beş vereyim,” dedim.

“Bu taraftan üstat,” diyen adam eliyle bana merdivenleri gösterdi.

Penceresiz küçük oda, tozlu kutular ve denklerle doluydu. İnsanın oturmak için kendine bir yer bulabilmesi oldukça 20

A N N C H A M B E R L I N

zordu. Adamın sözünü ettiği, İstanbul’da pek çok yerde örne

ğine rastlanılabilen kapı, bir zamanlar duvardaki alçak kemerin altında olmalıydı. Ama artık kapı yerine bir tahta perde vardı. Ahşabının rengi diğer duvarlarınkinden çok farklıydı.

Yüzyıllar boyunca kim bilir kaç kez şekil değiştirmiş ve sonunda bugünkü haline gelmişti küçük geçit. Tahtaları dikkatle gözden geçirirken ince bir aralık buldum. Sanki bilerek, titizlikle ayarlanmış bir gözetleme deliğiydi bu, gözümü uydurup baktığımda Gazanfer’le Kira karşımdaydı. Yahudi kadın, hadıma nargilesini henüz getirmişti.

Dönüp dükkân sahibine şaşkın şaşkın baktım. Adamın gülüşü, Moşe ve karısının nasıl bir bilgi kaynağı olduğunu yalnız İtalyanların değerlendirmediğini belirtirmişçesine imalıydı.

Ona parasını verdim, iyi bir alışveriş yaptığımdan emindim. Adam tekrar gülümsedi, eğilerek beni selamlayıp yanımdan ayrıldı. Az sonra elinde iki bardak şerbet ve oturmam için bir minderle geri döndü. Öylesine saygılı bir tavır içindeydi ki, bir an kendimi Divan’ı gözetleyen Sultan gibi hissettim.

Gazanfer’in adı “cesur aslan” anlamına geliyordu. İkimizin de adları hadımlar için kullanılanlara hiç mi hiç benzemiyordu. Burada, harem kadınları hadımlar için daha çok

“Sümbül” gibi çiçek, ya da hanımımın bir zamanlar bana vermeyi çalıştığı “Lülû” gibi kıymetli taş isimlerini kullanıyorlardı.

Gazanfer, kaslıdan çok şişman olarak tarif edilebilecek bir vücut yapısına sahipti. Ama yine de öküz gibi güçlü oldu

ğu belliydi. Nasıl olduğunun hikâyesini bilmediğim birtakım izlerle doluydu her tarafı. Arasında rahatlıkla ceviz kırabilece

ği kaim parmaklarının hepsi de işkenceden yamuk yumuktu.

Kırık burnu -büyük bir olasılıkla elmacık kemikleri de böyleydi-, darmadağınık saçları, solgun terliyle daha çok bir Moğol’a benziyordu ve bu, insanın aklına kıraç, vahşi stepleri getiriyordu. Hadım edildiği için yanaklarında tek bir tel sakal yoktu, cSa fiye Su I La a

21

genel yapısıyla hiç uymayan bu durum ona diğer erkeklerin arasında çok şaşırtıcı bir görüntü veriyordu.

Ama ben onun Moğol olmadığını çok iyi biliyordum.

Kavuğunun altındaki saçları aslan yelesine benzerdi, mavi gözlerinde yeşil kıvılcımlar dolaşırdı. O n u n Macaristan’da doğmuş olduğunu da, hanımının çıkarlarının peşinde koşarken Macarlar arasındaki asileri desteklediğini, hatta yönlendirdiğini de biliyordum.

Gazanfer’in arkasındaki kireçli duvarların boyanma zamanı gelmiş de geçmişe benziyordu. Bakışlarından buraya çok alışık olduğu ve buna pek aldırmadığı belliydi. Koca gövdesi neredeyse tüm odayı doldurmuştu. Odanın eşyası, hadımın oturduğu divan, nargile ve daracık bir yataktan ibaretti. Başka birine kolay kolay yer yoktu asma katta ama, Gazanfer’in sakin sakin nargile içmekten başka bir amacı olduğundan emindim, kesinlikle önemli bir buluşma için gelmişti buraya.

Yanılmıyordum.Tam ben bunları aklımdan geçirirken Andrea Barbarigo içeri girdi ve Gazanfer genç adama yanında yer açtı. H e r ikisini de ayrı ayrı defalarca görmüştüm ama ikisinin nasıl da birbirine zıt tipler olduğunu ilk kez fark ediyordum. Ufak tefek Barbarigo ve iriyarı Gazanfer yan yana oturunca doğrusu çok garip bir manzara çıkmıştı ortaya. Venedikli sıkıntıyla sakalını, saçını, pantolonunu, yeleğini düzeltti, burnunun ucuna dokundu, arada bir de parmağındaki yüzüğü evirip çeviriyordu.

Hadımın yüzü tertemiz görünüyordu, sanki her kadın bir ustura etkisi yapmıştı bu yüzde ve onlarla olan sürekli ilişki adeta perdahlamıştı tenini. Ataşeye gelince, sanırım onu son gördüğümden bu yana böylesi bir “dişi bıçağın” kenarını bile görmemişti. Evet onu son gördüğüm anı iyi hatırlıyordum; Safiye’nin oğlunu doğurduğunun hemen ertesiydi ve beni Barbarigo’ya yollamıştı Baffo’un kızı, o günlerde bunun gerçekten de bir rahip arayışından kaynaklandığını düşünmüştüm. Bir kez 22

A N N C H A M B E R L I N

daha Venedik’in buraya adam yollarken mutlaka evli barklı birini tercih etmesi gerektiğini düşündüm.

Barbarigo’ya çok uzun yıllar önce, Foscari soyundan dayılarımın malikânelerinde verdikleri bir davette rastlamıştım.

O günlerde boy pos, yaş, akıl, yetenek olarak ne kadar da aynı olduğumuzu düşünürdüm. O da benim gibi sapına kadar Venedikliydi. Ve ben kadere lanet ederdim onun sahip olduklarını düşününce. Oysa şimdi her şey farklıydı. Benden geriye kalan ortadaydı, ona gelince tamamen Türkleşmediyse de doğrusu çok farklı bir hayat sürdüğü söylenemezdi. Aynı yerlerde dolaşıp duruyorduk sonuçta…

Barbarigo’nun başında bir sarık vardı, tepesine kondurduğu tüyün yeri ise gerçekten italyan tarzıydı. Ayakkabıları, külot-pantolonu Avrupa işiydi ama üzerindeki beli kuşakla sıkılmış yelek tamamen Doğu’ya özgüydü. İki ayrı dünya, birbirini inkâr etmeden kaynaşmıştı bu giyim biçiminde. Genç ata

şenin boynundaysa Kira’nın kadife kaplı kutusunda görmüş

olduğum madalyon sallanıyordu.

İNDİR

“Haydi söyle, hanımın ne âlemde?” diye soruyordu Barbarigo soluk soluğa. “Ne âlemde Sofia Baffo?”

Bir Türk, bir hadıma asla hanımını bu çeşit bir cümleyle sormazdı. Barbarigo her ne kadar Doğu-Batı sentezi giysilerle dolaşıp, aksanlı bir Türkçe’yle konuşuyor olsa da emindim ki; genç adamın aklında ne bir tek Türkçe düşünce, ne de bu dünyaya ait bir değer yargısı vardı.

Gazanfer adamın davranış biçiminin kusuruna bakmıyor gibiydi. Buna alışık olmalıydı, büyük bir olasılıkla bu konuda Safiye’den talimathydı, genç ataşe Safiye’yi hoşnut ettiği müddetçe bunun hiçbir sakıncası olmadığına inanmıştı Gazanfer.

Adamın ateşli telaşına kendini kaptırmadan sakin bir şekilde yarım bir gülüş belirdi hadımın yüzünde. Ama birden hızla ayağa kalktı ve kocaman elleriyle Barbarigo’yu yoklamaya başladı.

6afiye Sultan